AYIK KUYUMCULUK  www.ayikkuyumculuk.com               

  Açılış Sayfam Yap Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle     Video İzle
 
DÜNYA ARTVİNLİLER GAZETESİ-detay

 
 Son Haberler
HEMŞEHRİMİZ HASAN KARAHAN GİRESUN VALİSİ OLDU
ARTVİNDEN DÖNER..LEZZET KONAK KEBAP SALONU
DÜNYA ARTVİNLİLER FEDERASYONU KURULDU
1.KOCAYAYLA BOĞA GÜREŞLERİ
 
 Popüler Haberler
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 2.1387 2.1425
  Euro 2.9568 2.9622
 
 Hava Durumu



 

   
 
 

RASİM YILMAZ ¬

RASİM YILMAZ

 ARTVİNİ YAŞAYANLAR YAŞATANLAR

 Tarih : 05.11.2009 12:35:53


SAĞLIĞA ADANMIŞ BİR ÖMÜR Op.Dr. ÖMER VAHABOĞLU&8230;

 

SÖYLEŞİ : 56   

16 EKİM 2009

1.BÖLÜM

       -1925 yılında Ardanuç Tosunlu (Usot) köyünde, Cevahir ve Mustafa Gül’ün çocukları olarak dünyaya gelmişim. Aslında 1924 doğumluyum, babam bir yaş küçük yazdırmış. O zamanlar kim önemsiyordu ki doğum gününü filan. Hatta ölen kardeşlerinin yerine kaydedilenler bile oluyordu.  Benim çocukluğumda köyde okul yoktu. Çocukluğumda çok hareketli biriymişim. Babam, eve ayrı bir misafir odası yapmıştı, gelen yabancıları orada ağırlardı. Doğru dürüst giyeceğimiz olmazdı. Hatta pantolonum yoktu, kaftan giyerdim. Amcalarımdan birisi kaftanımın eteğini kaldırıp çıplak karnıma şap şap vurarak “Bu adamı görüyor musunuz, sabahtan akşama kadar çenesi durmaz yer, ama karnını kaldırmaz” derdi. Yani ne kadar hareketli olduğumu anlatmaya çalışırdı.

Güzin Hanımla yaptığım evlilikten Hülya (Şu anda bir bankada müdür), Haluk (Profesör) ve Haldun (Patoloji uzmanı) adlı üç çocuğum oldu. Eşim vefat edince Ayşe Hanım’la evlendim.. Emekliyim. Şu anda Ankara’da, Kavaklıdere’de kendime ait bir dairede sakin bir yaşam sürüyorum.

       Tarihini hatırlamıyorum; kurban bayramı arifesinde bir akşam Haravullu (Harmanlı) köyünden Hosro Bey’in kardeşi Hasan Bey misafir olarak bize geldi, bizde kaldı.. O zamanlar Hosro Bey ünlü biri. Hasan Bey sabahleyin babamdan kurbanlık olarak bir sığır aldı. Yola çıktı gidecek ama elinde at olduğu için sığırı hak edemedi. Götüremeyeceğini anlayınca benim için “Mustafa ağa, bu çocuğu bana ver, hem bana yardım etsin, hem de bu çocuğu ben Ardanuç’ta okutayım” dedi. Ben altı yaşında filanım. Annem şiddetle karşı çıktı. Adam ısrar edince, babam, “Hanım, bekli de bu çocuğun nasibi buradadır. Bırakalım gitsin” diye söylendi. Annem sonunda razı oldu. Hemen bana bir çift çarık ve üstüme başıma kıyafet ayarladılar, bizi yolcu ettiler. Hasan Bey sığırı sürdü, ben de atı götürdüm.

       Hasan Bey, evdekilere benimle ilgili düşüncelerini anlattı; fakat Hosro Bey pek memnun olmamıştı. Yüzüme bir şey demedi ama davranışlarından bunu anlayabiliyordum. Haksız da değildi hani… Eve yeni bir nüfus eklenecekti; yemesi, içmesi, çamaşırı, her şeyi problem olacaktı.

       Sonra Hasan Bey, beni alıp ilçede okula götürdü. Okul müdürü Alirıza Bey, beni inceledi. “Bu çocuk okuyacak bir çocuğa benziyor ama kayıtlara geç kaldınız, kaydetmem yasal olmaz, kayıt yapamam ama ben bir iyilik yapabilirim; okula kayıtsız devam etsin” dedi. Biz kayıtsız okula devam etmeye başladık. Yağmur, yağış, kar, fırtına demiyor, sabah ilçeye okula gidiyor, akşama geri köye dönüyoruz. Köyün yolları da bir kötü toprak ki sormayın. Çamur ayakkabılara bir sıvandı mı ayrılması mümkün değil. Ayakkabı dediğin de ne ki; altı üstü bildiğimiz çarık. Zaten o zaman çocuk ayakkabısı yapan bile yok. Bu çamura demirden ayakkabı bile dayanmaz…

       O dönem okul bitti, köye gittim. Kimse okuma yazma bilmiyordu. Murat amcam ile Eyüp ağabeyim askerdeler. Amcamı hatırlamıyorum ama ağabeyim Sarıkamış’ta askerlik yapıyor. Onlara mektup yazıyorum, onların yazdırıp gönderdikleri mektupları ben okuyorum.

       İkinci yıl, 1. sınıfı yine aynı okulda okudum. O yıl yine Hasan Beylerde kaldım. 2. sınıfa geçince bu kez babam beni Aydın (Danzot) köyüne götürdü. Orada Eyüp ağabeyimin kayınbiraderi Şakaragilin Ali vardı, onlarda kaldım 3. ve 4. sınıfı ise Kızılcık (Unusğhev) köyünde Şakir Ağa’nın yanında kalarak okudum.Sonra da Ardanuç’ta yurtta kalıp ilkokulu bitirdim. Ardanuç’ta ilkokul müdürümüz Arhavili Bahri Bey’di.

       O zamanlar ilkokulu bitirme sınavları vardı. Bitirme sınavlarına başka okullardan öğretmenler mümeyyiz (gözlemci) olarak gelirlerdi. Bizim sınavımıza da Bulanık köyündeki okula atanan Mehmet Bey adlı bir öğretmen girmişti. Sınav bitince köyüme döndüm. Köyde çobanlık yapıyor, babama yardımcı oluyordum.

       Köydeki evimiz iki katlı ahşap bir evdi. Alt katında kışlık bir oda vardı. Diğer bölüm ise ahır olarak kullanılıyordu.

Sınava gözlemci olarak katılan Mehmet Bey bir akşam bize geldi. Beni sınavda tanımış, beni okutmak istediğini söyledi. Annemlerle aynı odada yatıyorduk. Benim uyuduğumu zannederek babamla annem tartışmaya başladılar. Annem, babama “Bu Mehmet midir nedir, bizde ne arıyor? Ne düştü bu oğlanın peşine?…” diye söylenip duruyor. Babam biraz dinledi, annemi sakinleştirmeye çalıştı olmadı… Bu kez babam dolduruşa gelip yattığı yerden adama bastı küfürü, sonra da “Sanki ben çocuğumu okutamayacakmışım da o okutacakmış. Çocuğumu ben okuturum…” diye söylendi. O gece babam kendisini öylesine şartlandırmıştı ki artık geri dönemezdi. Bunun üzerine beni Artvin’e ortaokula gönderdi. Artvin Adliyesinde çalışan Maçahelli birisi vardı. Adamın bir oğlu, bir de kızı vardı. Oğlu lisede okuyordu. Kız ise ortaokulu bitirmiş, evde oturuyordu. Babam bu adama bolca un, yağ, peynir, patates gibi şeyler götürdü. Ben bunlarda kalıyordum. 2-3 ay bu adamın evinde kaldım, fakat adam benden hoşlanmadı. Kızına baktığımı düşünerek rahatsız oluyordu.

       Oysa öyle bir şey asla söz konusu değildi; adamın kuruntusuydu. Fakat oğlu ile iyi arkadaş olmuştuk. Bu duruma o da çok üzülmüştü fakat o evde daha fazla kalamazdım. Sonunda yurda çıktım. Gerçi yurtta ekmek karne ile veriliyordu ama hiç değilse huzurluydum. Yeni arkadaşlar edindim, onlardan çok şeyler öğrendim. Okulda oldukça başarılı olduğum için “İftihar listesi”ne girdim. Okulun bir numaralı öğrencisi olmuştum.

         Ortaokulu bitirdim. Babam, devamında okuyup okumayacağım konusunu bir daha da tartışmadı. Devam dedi. Lise için beni Kars’a götürdü, okula kayıt yaptırıp yurda yerleştirdi. Kars’ta da okulun iyi öğrencilerinden oldum. Fakat ayıp olan bir şey söyleyeyim; o güne kadar bir tek kitap açıp okumamıştım. Garip gelecek ama ders kitabı bile okumazdım. Hoca anlatır, ben onu dinler, kafama teyp gibi kaydederdim. Ne var ki ne kadar yanlış bir iş yaptığımı ileriki yıllarda anlayacaktım ama vakit çok geç olacaktı. Nitekim okul bitiminde fizik, kimya, matematik ve Türkçe-dilbilgisinden olgunluk (bitirme) sınavlarına girdim; bunları üstün başarıyla verdim, fakat Türkçe-dilbilgisi bağlantılı kompozisyondan kaldım. Ekimde ikmale geldim, yine kaldım. Bu arada, Erzurum ve Kars’ın değişik yerlerinde ofis memurluğu yaptım. Çünkü evden para isteyemiyordum. İstesem de gönderecek durumları yoktu.

       Uzatmayalım, kaldığım dersten tanınan dört sınav hakkımı da kullandım ama veremedim, temelli kaldım. Yani üniversite kapısı bana kapanmış oldu. Bütün hayaller buhar olup uçuverdi. Ben bir tek kitap bile okumamışım; en iyi bildiğim şey çobanlık… Ekrem Üçyiğit adında bir lise müdürü vardı. Bana kitap verir, bir gece süre tanır, ertesi gün anlatmamı isterdi. Ben de gider bülbül gibi anlatırdım. Kısa zamanda belki elli kitap okudum fakat iş yazmaya sıra gelince başaramıyordum. Olmuyordu. Çünkü temel boştu. Sonradan zorla doldurulmaya çalışılan bilgi yeterli gelmiyordu.

       İstanbul’dan bir arkadaşım, “Gözün aydın, bakanlık, kalanlara iki sınav hakkı daha tanımış” dedi. Oysa ben dört kez girmiş, verememiştim, iki seferde nasıl verecektim? Arkadaşım sınava girmem için ısrar etti. Ben de kıramayıp girdim. Yaşım olmuş 20, üniversiteye giremiyorum. İşten ayrıldım, gurur yaptım, köyde kalamıyorum. Anlayacağın çok sıkıntılı bir durum. Bu arada diğer vermiş olduğum dersler de geçersiz sayıldığı için, yeniden gireceğim. Sınava gittim, ilk sınav kompozisyon. Sınava girdim, soruda diyor ki, “Okuduğunuz bir romanın mevzuunu hülasa edin” Sınavdan çıktık, ben okuldan ayrılamıyorum. Okuldan herkes gitti, sadece okul müdürünün kızkardeşi Türkçeci bir öğretmen kaldı. Bir ara hoca dışarı çıktı. Koştum, durumumun hassasiyetini anlatıp sonucu sordum. İçeri girdi, uzun bir süre dışarı çıkmadı. Bu durumdan kendi kendime onlarca sonuç çıkardım. Sonuçları da hep olumsuzluk üzerine kurguluyordum. Sonunda hoca dışarı çıktı, bana doğru hafif tebessüm ettiğini hissettim, ya da bana öyle geldi. Döndü, benden ters tarafa doğru yürümeye başladı. Arkasından koştum. Kimsenin göremeyeceği kör bir noktaya gelince, bana dönerek “Sakın belli etme, gören olur, tamam geçtin” demesiyle ben bastım narayı tabii. Diğer dersleri kolayca vereceğimi biliyordum. Nitekim öyle de oldu, tüm dersleri de başarıyla verdim.

       Sonra üniversiteye kayıt yaptırmak için Ankara’ya geldim. Ankara Tıp Fakültesi’ne müracaat ettim, fakat edebiyat puanım düşük olduğu için almadılar.

O zaman üniversite giriş sınavı yok. Okul bitirme puanına göre sıralama yapıyorlar. Puanım tuttuğu için her ihtimale karşı Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Ama gönlümde yatan Tıp Fakültesi.

       Tıp Fakültesi’ne tekrar gittim, kayıt yaptıracağım. Dekanın, edebiyat puanımın düşük olduğunu, kayıt yaptıramayacağımı söylemesi üzerine, “Hocam, ben tıp okumak istiyorum. Tamam, kompozisyonum zayıf ama ben ömür boyu kompozisyon yazmayacağım ki, reçete yazabilirim herhalde…” dedim. Bunun üzerine dekan zıvanadan çıkıp beni kovdu.

       Bir arkadaşım Demokrat Parti’ye gidip orada Refik Koraltan ile görüşmemi önerdi. “O, Artvinlileri çok sever, seni yazdırır” dedi. Ben de gidip Sayın Koraltan’ı buldum, derdimi anlattım. Bana bir kart verip dekana gönderdi. O zaman Tıp Fakültesi şu anki Hıfzısıhha binasında hizmet veriyordu. Gidip saatlerce dekanın toplantıdan çıkmasını bekledim. Sonunda çıktığını görünce koşup kartı eline tutuşturdum. Kartı görünce kırk yıllık ahbapmışız gibi koluma girdi, “Hadi derdini anlat” dedi. Ben de anlattım. “İyi, yarın gel bakalım” dedi. Tam gidecekken iki gün önceki kavgamızı anlatma gereğini duydu. Olayı hem anlatıyor, hem de yeniden yaşıyormuşçasına öfkeleniyordu. Belli ki beni tanımamıştı. Fakat ne akıldıysa “Hocam o kişi bendim” deyince adam çıldırdı. Bağırdı çağırdı, “Yıkıl karşımdan git, Allah belanı versin! Yarın gel kaydını yapalım” dedi. Ertesi gün gittim, okula kaydımı yaptırdım. Pasomu filan alıp işi garantiledim.

            Okula başladık ama sınıfta kimse benim okuyabileceğime inanmıyor. Kısa sürede hepsine yanıldıklarını gösterdim. 6 yılda hiçbir takıntım olmadan, en başarılı öğrenci olarak okulu bitirdim.

       -Sohbetimiz sırasında Cicorlu Cevri’nin sizi soymak için evinizde kaldığını söylediniz. Bu olayı anlatır mısınız?

       -Cicorlu Cevri gelip bize misafir oldu. O zaman keşif yapmış… Sonra arkadaşlarıyla soymaya gelmiş ama başaramamış. Şöyle ki; Cevri, Göle’de bir olaydan ötürü yakalanmış, orada itiraf etmiş. Biz Usotlu Mustafa Ağayı soyacaktık ama başaramadık demiş. Kapıda köpek vardı, Osman Ağa da uyanıkmış. Evde beşli silahı vardı. Tesadüfen tüfeğin mekanizması ile oynayınca tüfek patlamış. Bunlar sesi duyunca silahın kendileri için hazırlandığını sanarak kaçmışlar.

         -Yine sohbetimizde, başka doktorların, kurulu hastanelere gitmediğini, sizinse iki hastane kurduğunuzu belirtmiştiniz. Bundan da söz eder misiniz?

       -BenTıbbiyeyi 1956yılında bitirdim, 1,5 yıl mecburi hizmet yaptım. Sonra iki yıl cerrahi fahri asistan olarak Ankara Tıp Fakültesi’nde çalıştım ve mütehassıs hekim oldum. 1960 ihtilaldan bir yıl sonra evlendim. Adamımız yok ki iyi bir yere tayin yaptıralım. İlk tayinim Fatsa’ya çıktı. Bir gittim ki inşaat var, personeli var, hastane yok.. En güzeli ise lojmanın bulunması. Evi yerleştirdim. Hastanenin eksiklerini tamamlamak için yıllarca Ankara-Fatsa arasında mekik dokudum. İhtiyaçları kısmen tamamladım, ameliyat yapacağız. Fakat personel ameliyatı görmemiş, bilmiyor. Yani hademe ile ameliyat yapacağım. Allah bize akıl mı verdi, şans mı verdi bilmem; ama, neye elimi atsam başarıyordum. Derken dört yılım geçti. O imkânsızlığa rağmen çok ciddi ameliyatlar yaptım. Şöhretimiz duyulmaya başladı. Fakat bir adamın attığı bir madik yüzünden Giresun’a gönderildim. Üç yıl da Giresun’da kaldım. Giresun’da da iyi sonuçlar aldım.

       Bu arada Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin bölgelerinde “sosyalizasyon” projesi uygulamaya kondu. Biz bu projeye karşı tavır içindeyiz. Çünkü bu projenin hem de işlemeyeceğini, hem de hekimleri körelteceğini düşünüyoruz. “Bizim düzenimizi bozmayın, bırakınız çalışalım” diyoruz. Ama anlayan kim?...

       -Hocam, sosyalizasyon nedir, açıklar mısınız?

       -Hekimlerin muayenehanelerini kapatması, 24 saat görevli statüsünde çalışması. Tabii bunun karşılığında “Özel hizmet tazminatı” adı altında bir tazminat ödüyorlar, fakat biz bunu istemiyoruz. Nitekim süreç bizi doğruladı. Bizim iddia ettiğimiz gibi, sistemi işletemediler. İşletemediler ama olan bana oldu. Beni Samsun’a verdiler. Orada üç ay kaldım. Sonra Samsun’un Terme ilçesine gönderdiler. Hastane yeni kurulmuş. Burada 6 ay çalışıp, hastaneyi ameliyat yapacak hale getirdim. Bu kez tekrar Samsun’a gönderildim. On yıl Samsun’da çalıştım. Sonra sosyalizasyon uygulamasını tekrar uygulamaya koydular. Fakat uygulama iyi de olsa biz bir kere inatlaşmışız, kabul etmiyoruz.

 

 

 

 

 

 

2.BÖLÜM

       -Hocam, oldukça uzun sayılabilecek meslek yaşamınız içinde sıra dışı olaylarla karşılaştığınız oldu mu? Örneğin, bir ameliyat sonrası istenmeyen bir sonuçlarla karşılaştınız mı?        

 -Hangi birini anlatayım?... Terme’deyim. Bir pazar günü hastane hademesi kapıyı çaldı. Dışarı çıktım, “Hocam iki hasta var” dedi. Ben “Yahu bugün pazar, ne hastası?” deyince, hademe, “Bunlar yaralı” dedi. Giyinip gittim. Silahla yaralanmış olan iki kişi getirmişler. Biri neyse de öteki kalbura dönmüş, adam delik deşik, her tarafından kan sızıyor. Samsun-Terme arası 50 km. filan. “Bunları hemen Samsun’a götürün” dedim. Fakat adamlar “Biz götüremeyiz” dediler. Ben “Niçin?” deyince, onlar  “Hasımlarımız yolları tutturmuşlardır, geriye kalanları da yolda öldürürler götüremeyiz” dediler. Hademeye personeli toplamasını söyledim. Hademe, “Hemşire yok” dedi. “Nere gitti?” diye sordum, “Kocaya kaçtı” dedi. Giresun’dan getirtip yetiştirdiğim hademelerim vardı, “Onları çağır” dedim. Onlar da hafta sonu olduğu için Giresun’a gitmişler. Baktım çaresi yok, ağır yaralıyı yatırıp narkoz cihazına bağladım. Bu hademeyi de cihazın başına koydum. Bütün hazırlıklar tamam. Geldim, adamın başına, vurdum bıçağı… Uzatmayalım, adamda sağlam barsak, böbrek kalmamış. Onca imkânsızlığa rağmen ameliyatı yaptım. Öteki az yaralı olanı da ameliyat ettim. Sonra da adamları birkaç gün yatırıp iyileştirerek taburcu ettim.

       Bunun gibi onlarca olay yaşadım.

       -Bu olay çevrede ne gibi etki yarattı?

      

     -Ne gibi etki yaratacak? Ünümüz bölgeye yayıldı. Taa Artvin’den bile hastasını alıp bana gelenler oldu…

        -Hocam, ben tekrar çocukluğunuza dönmek istiyorum. Çocukluğunuzdan ne kaldı geriye, anlatır mısınız?

       -Ne kalmadı ki!... Film şeridi gibi her şey gözümün önünde…

       Osman amcam kışın kar kızağı yapardı. Sabah kahvaltısını yapar, kızağı kaptığımız gibi akşam hava kararıncaya kadar kayardık. Yazları ise kuzu çobanlığı yapardım. Biraz büyüyünce koyun ve sığır çobanlığına terfi etmiştim.

       Okullar kapanmadan 10-15 gün önce gelirdim köye. Bir keresinde geç vakit döndüm çobanlıktan. Hava yağmurluydu, üzerimde bir santim kuru yer kalmamış, sırılsıklam olmuşum. İçeri girer girmez, kardeşim Seher, misafirlerin olduğunu, hemen beni görmek istediklerini söyledi. Ben o halimle içeri girip konuklara hoş geldin dedim. Meğerse gelenler vergi tahsildarlarıymış. İçeri girdiğimde adam beni görünce, babama kim olduğumu sordu. O da “Bahsettiğim bizim oğlan” dediğinde, adam hayretle babama “Bu, o çocuk mu?” diye sordu. Babam, “Evet o çocuk” dediğinde, adam, babama hiddetle “Yahu sen bu çocuğa nasıl çobanlık yaptırırsın, ne bu hali, sende hiç insaf yok mu?” diye çıkıştı. Bunu hiç unutmam. “Böyle başarılı bir çocuğa çobanlık yaptırılır mı?” diye babamı azarladı. Babam da “Başka adam tutsam, bunun yaptığı işi yapamaz, üstelik başkasına ücret de ödemek gerekir” diye cevapladı.

       -Babanızın anlattıklarından neler kaldı aklınızda?

      

       -Babamlar 93 Harbi döneminde Tokat’a gidip orada kalmışlar. Babamlar 12 nüfusmuş. Eşekle Ankara Haymana’ya gider, buğday alır, Tokat’a getirir satarmış. Bir keresinde de eşkıyalar soymak için çevirmişler. Babamdan para istemişler o da yok demiş. Oysaki babam parayı eşeğin çulu ile semerin arasına gizlemişmiş. Eşkıyalar babamın üzerini aramışlar, bir şey bulamamışlar. Bu kez eşeğin üzerini aramaya başlamışlar. Tam elini çulla semerin arasına sokunca eşek huylanıp çifte atarak koşmaya başlamış. Bunun üzerine babamı bırakmışlar. Sonra Artvin düşman işgalinden kurtulunca, geri dönmüşler. Ev yok, yiyecek yok. Babam kösüre taşı çıkarıp, Göle’ye, Ardahan’a götürüp satarak aileyi geçindirmeye çalışmış. Rasimciyim, babam yokluk ve yoksulluk döneminde dünyaya gelmiş. Yoksa babam çok iyi, çok da zeki bir adamdı.

          Burada Ömer ağabey fazlaca duygulanıyor, kelimeler boğazında düğümleniyor, konuşamaz hale geliyor. Ayşe Hanım söze giriyor:

         -Bir gün dolmuşla eve giderken öğrenciler kendi aralarında şakalaşıyorlarmış. Biri, diğerine “Ulan ben Usotluyum, Usotlu. Bak, Usot’tan gelip Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kazandım” demiş. Tabii bizimki çok fazla duygulanmış. Bunu günlerce anlatıp durdu.

Sözü tekrar Ömer ağabey alıyor:

-ODTܒde okuyormuş. İnan ben okulu kazandığımda bile o kadar sevinmemiştim. Yahu bir tuhaf oldum. Ulan sen Usot gibi yerden gel, ODTܒde oku. (Sessizlik, ağlama seansı) Yahu o köyde bizi oraya güçlü bir bağla bağlayan bir şey var Rasim….

       Söz tekrar Ayşe Hanım’ın:

       -Babam da öyle idi. Biz Bolu’da otururduk. Köyden, Artvin’den söz açılınca ağlardı. Derdim ki, “Baba, orada anan yok, baban yok, yakınların kalmamış, üstelik toprağın da yok. Neyi özlüyor da neye ağlıyorsun?”. O da derdi ki “Ben oranın her şeyini özlüyorum” Şimdi zaman ilerledikçe Ömer Bey de öyle oldu. Memleket hasreti, orda yaşayamamanın üzüntüsü, o heyecanı paylaşamamak onu çok üzüyor.  Büyük oğlu Prof Haluk da öyle, tıpkı babasına çekmiş. Artvin’e çok düşkün…

       -Ömer ağabey, son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

       -Beni otuz yıl sonra ağlattın, daha ne diyeyim!... Herkese sevgilerimi ilet. Tabii Usot’a, Usotlulara!…

 

 

 

Değerli okuyucular,

Çocukluğumda okuryazarlıktan söz açılınca herkes Ömer Vahaboğlu ve Nevzat Helvacı’dan söz ederdi. Tanımıyor olmamıza karşın, köylümüz olan bu iki insana karşı bizde, bizlerde sevgi ve özenti oluşmuştu. Usot’ta okuryazar oranının yüzde yüzlere varan oranlarda olmasını ben biraz da buna bağlıyorum.

Sayın Ömer ağabeyi oğlu Prof. Dr. Haluk Vahaboğlu’na ve yeğeni Yalçın Vahaboğlu’na sordum.

 

Haluk Vahaboğlu

1956’da Ankara’da doğdu. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı’nda profesör olarak görev yapıyor. Evli ve üniversitede okuyan bir kız babası.

-Sayın Yılmaz,  babam Ömer Vahaboğlu, Ardanuç’un Usot köyünden Mustafa Ağa’nın (saygıdan dolayı çevresi dedeme ağa derdi) ve Cevahir Hanım’ın çocuklarıdır. Ben şanslıyım ki hem dedemi hem de nenemi görebildim. Ortaokul ve lise yıllarımda yaz aylarında Samsun’dan kalkar, Usot’a gider, bir iki ay orada kalırdım. O yıllarda ulaşımın ne kadar zor ve tehlikeli olduğunu hatırlarsak bu zahmetin değerini daha iyi anlarız kanısındayım. Beni Usot’a çeken, onca zahmeti kolaylaştıran şey ne idi? Bu sorunun cevabını çok iyi bilemiyorum. Belki babamın Ardanuç’ta, özellikle de Arnavul ve Usot’ta çok sevilmesi, babamın başından geçen olayların bazen abartılarak bir efsane gibi anlatılması olabilir. Beni Usot’a çeken belki de Dedem Mustafa Ağanın ve nenem Cevahir Hatun’un çalışkan bilgeliği, amcalarımın ve halalarımın olmadık derecede hoşgörülü ve sevgi dolu olmaları idi. Dedem “Ömer” der başka bir şey demezdi; ya nenem çocuğuna doyamamış bir anne olarak defalarca ağladığını gördüm. Babama doyamadığına mı, yoksa geçip giden gençliğine ve hayata mı ağlardı bilemem.

Amcam Eyüp Çavuş’tan söz etmeden geçemem. Beni gerçekten çok severdi. Zaten çoğu zamanım emmimin evinde emmim oğlu Yalçın ile geçerdi. Gördüğüm en gözüpek, en sosyal insanlardan birisi idi rahmetli amcam. Nitekim yıllarca muhtarlık yaparak ne kadar sevildiğini ve sayıldığını ispatlamıştır.

Babam okul yıllarını hep evinden uzakta geçirmiş, zor koşullara direnerek okumuş ve doktor olmuş. Daha sonra uzmanlık eğitimi alarak Genel Cerrah olmuş. Bunlar o zamanın koşullarında çok zor işler. Zorluklar insanları pişirir mi? Zorlukları yaşayanlar daha mı direngen ve cesur olur? Hiç zannetmiyorum. Hayat bana bunun tam tersini de gösterdi. Zorluklar insanları bazen daha zayıf hale getiriyor. Ezilen insan daha ezik olabiliyor, direnme gücü daha az olabiliyor.

Yarım yamalak hatırlıyorum, babam anlatmış idi. Okuldan arkadaşları ile (ayakta çarıklar, sırtı açık, karnı aç gençler) zannediyorum Artvin’den geliyorlar. Çok şiddetli bir yağmur başlıyor ve hava kararmak üzere. Ardanuç yakınlarında bir han var imiş. Kapıyı çalıp sığınıyorlar. Babam kendisini tanıtıyor, Mustafa Ağa’nın oğlu. Hancı dedeme olan saygısından söz edip fazlasıyla ilgileniyor, buyur edip yer gösteriyor ve yiyecek veriyor.

Babamın beni en çok etkileyen yönü onca zorluğa katlanmış, ancak ezilmemiş, tam tersine cesaretini ve gücünü muhafaza etmeyi bilebilmiş olmasıdır. İhtimal ki bu gücü arkasında Mustafa Ağa gibi özü sözü doğru, sevilen sayılan bir babasının olmasına bağlıdır.

Doğrusu ben de başım ne kadar sıkışırsa sıkışsın arkamda; gözü pek, özü sözü doğru bir yiğit insan, babam, Ömer Vahaboğlu var diyebildim.

Bizim ailemize “Vehepler” derler. Nedendir bilemiyorum. Maalesef tarihi kayıt yok, tutulmamış. Kayıt tutmak, tarihi yaşatmak önemli. Memleketimiz ile ilgili gelecek nesillere belge olacak bu çalışmaya emeği geçenleri yürekten kutluyorum.

 

Yalçın Vahaboğlu

 

 1957’de doğdu. ilkokulu Tosunlu, Ekşinar ve Adakale’de; lise’yi Ardanuç’ta okudu. Halen Ankara’da özel bir şirkette yönetici olarak çalışıyor.

-O tarihte köy yerinde ailenin teşviki ve desteği sayesinde bir çocuk okuması için gönderiliyor. Bu başlı başına çok önemli bir olay. Ve o çocuk gittiği her yerden başarıyla geri dönüyor. Amcam hâl⠓Abilerim istemeseydi ben okuyamazdım” der. Dolayısıyla da Ömer Vahaboğlu’nun Vahaboğlu ailesi içerisinde özel bir yeri ve saygınlığı var. O, sülalenin kendisiyle övündüğü biri. Sülale içerisinde kendisinden sonrakiler için bir rehber, bir örnek kişi. Hepimiz ona özenirdik. O bizim yol göstericimizdi. Hâlâ da öyledir.

Ben askerlik dönüşü bir şirkette çalışırken, Suudi Arabistan’dan bir iş teklifi aldım. Üstelik de iyi imkânlar sunuyorlar. Ben gidip gitmemekte kararsızım. Görüşünü almak için amcama gittim. Aslında umuyorum ki bana “Gitme” diyecek, ben de bu işi kafamdan sileceğim. Ama o tam tersini “Aman ha, durma hemen git” dedi ve ekledi: “Hiç korkma, ola ki bir olumsuzluk olursa ben buradayım, sen hiç tereddüt etme.” Bunun üzerine ben yurtdışına çıkmaya karar verdim, böylece hayatım da değişmiş oldu.

Kısaca o onurlu yaşamıyla hep bizim yol gösterici bir büyüğümüz oldu. Bundan sonra da öyle kalacak.


748 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorumla Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Yazıya Toplam 15 Puan Verildi
 Kaynak :  RASİM YILMAZ

 Kategori ¬ Köşe Yazısı

  Yorum ( 1 )   

 Mithat Tahtalı

Tarih:30.11.2009 14:41:10  

  Rasim bey

Rasim bey yazınızda Artvin insanının nasıl imkansızlıklar içinde bile ne azimli olduklarını goruyoruz.Şu anda bayram dolayısıyla bulundugum Qatar Doha da da Artvin insanının başarısını goruyoruz.Bu sevilip sayılmaları durustlukleri çalışkanlıkları dun de vardı bugun de var.İnsan yurt dışında daha bir gururlanıyor Atvinli olaktan.
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Yazara Ait Diğer Yazılar

7 MART Rasim Yılmaz

 12.03.2012 10:40:50

OLAY TVDE OLAY VAR

 12.03.2012 10:38:52

ÇORUH ANKARAYA AKMAYACAK..

 12.03.2012 10:34:42

CEMRE

 12.03.2012 10:32:58

ARTVİNDEN VAZGEÇMİYECEĞİZ... 4.BÖLÜM

 23.02.2012 09:20:20

YA MADEN, YA ARTVİN

 21.02.2012 15:05:19

ARTVİNİ VERMEYECEĞİZ

 21.02.2012 14:21:32

ARTVİNE, ARTVİNLİYE DOKUNMA... 1.BÖLÜM

 14.02.2012 11:39:14

PÜSKÜL

 04.02.2012 09:49:48

SILAYA DOĞRU 2.BÖLÜM

 23.09.2011 10:52:15

SILAYA DOĞRU 1.BÖLÜM

 21.09.2011 11:34:26

KÜLTÜR SANAT MİZAH 90.BÖLÜM

 03.06.2011 10:01:05

İNSANLAR, DEVELER VE ANADOLU YÜRÜYÜŞÜ

 30.05.2011 10:48:03

41 KERE MAŞALLAH

 03.05.2011 10:54:33

KÜLTÜR SANAT MİZAH 83.BÖLÜM

 23.04.2011 11:50:16

 
 
 Duyuru

Henüz Duyuru Eklenmemiş
 Köşe Yazıları

GÜRSEL BAYRAKTUTAN

GÜRSEL BAYRAKTUTAN ¬
ŞAVŞAT''''I SEL ALDI

ÖMER AYIK

ÖMER AYIK ¬
Yazı Eklenmemiş

MİTHAT TAHTALI

MİTHAT TAHTALI ¬
UZAYIP GİDEN OY ARTVİN YOLLARI

RASİM YILMAZ

RASİM YILMAZ ¬
7 MART Rasim Yılmaz

FEVZİ TORUN

FEVZİ TORUN ¬
12 EYLÜL SONRASI GENÇLİK NEREYE GİDİYOR

BURHAN YILDIRIM

BURHAN YILDIRIM ¬
TÜRK DÜNYASI İLE BATININ MUKAYESESİ

AYDINCAN ZENGİN

AYDINCAN ZENGİN ¬
ŞİRKETLERİN KURULUŞUNDA EKONOMİK KONJONKTÜRÜ TANIMA SÜRECİ

KENAN BALCI

KENAN BALCI ¬
NOEL AĞACININ BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİNDE NE İŞİ VAR

HAKİME BALCI

HAKİME BALCI ¬
GELMADİ
 Takvim
 

Son Yorumlar

Puanlanan Haberler
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 346
 Dün : 483
 Toplam : 1294166
 Ip No : 50.19.33.5
     
 
     

GÜNCEL | ARTVİN | BURSA | KARADENİZ | YURT VE DÜNYA | SAĞLIK | EĞİTİM | KÜLTÜR - SANAT | MAGAZİN | SPOR |

© Copyright - 2007-2010 DÜNYA ARTVİNLİLER GAZETESİ - Tüm Hakları Saklıdır.

Dünya Artvinliler Web Sitesi www.artvindernegi.com

 

: